9 Ocak 2014 Perşembe


VEDA

Akşamlar okunur gibi
Arapçanın en sesli hali
Bir annedir havvadan beri

Yeşil biberlerin içindeki çekirdekleri parmaklarıyla tek tek ayıklarken çıkardığı sese domateslerin ince kıyım tizliği ve tavada kızaran yağın cızırtılı korosu eşlik ederken duyduğum şarkı acı bir tat bırakıyor dilimin altında. Ne yana kaçsam duyuramıyorum sanki içimdeki bağırtıyı. İş aramaktan bitkin düştüğüm bilmem kaç kapının yüzüme kapandığı günler annemi mutfakta öyle bir ayini yönetircesine kendinden göçmüş halde bulurdum. Sebzeleri elleriyle öldürdükten sonra yeni bir can verirdi onlara.  Her yemek sonrası midemdeki hazımsızlığa başka anlam veremiyorum yoksa. Mutfak ev içinde ev, kirletip temizlediği, bitiremeyip döktüğü, yemeyip içirdiği. Mutfak annemin mabedi her güne helva pişirdiği. 
2 yıldır iş bakıyorum kendime. Okul biteli çok oldu.  Evde oturmaktan içimin kıyıldığı bazı günler bal gibi de bulurum deyip evden çıkarken arkamdan bağırıyor
-Veda kızım toz şekerimiz bitmiş almayı unutma’- Kızım ayakkabılığın üzerinde para var gelirken bir kilo kıyma al Her gün mutfakta özene bezene pişirdiği yemekler annemle aramda iştah açsa da söz açmadığı kesin. Her mevsim döne döne mutfağa misafir olan sebzegillerin hatırına yaşar gibiyiz. Ağzı var konuşmaz yani ben anlatıyorum o dinliyor zannediyorum. Alakasız yerlerde yemeğin altını kısmaya gittiğinde içimin iştahı kaçıyor konuşmaz oluyorum. Elim boş döndüğümde eve iki yana bağladığı saçları gibi yüzü düşüyor yere. O anlarda anneliğini değil de çocukluğunu yaşıyorum sanki. Doğduğum günden beri üzerinde siyahtan başka bir renk görmedim. Parmak uçlarını örten uzun siyah elbisesiyle evin içinde dolanırken kilimler yasa bürünüyor sanki. İncecik omuzlarını kapatan iki yana bağladığı örgüleri açılacağı güne yalvarır gibi yüzüme bakıyorlar. Avuçlarımı gösteriyorum onlara, elimden bir şey gelmez. Abimin öldüğü gece renkler de ölmüş geriye gecenin karası kalmış.
Küçükken teyzeme gelip gidip baktığım üzerinde Sibel Can’ın resminin olduğu koca bir aile albümü var.  Hatırlıyorum da uzunca bir süre Sibel Can’ın da ailemizden biri olduğunu ama benden gizlendiğini düşündüm. Annem koca albüme sığacak ne varsa hepsini toparlayıp çıkarmış evden bir bana kıyamamış sanki. Acı bir masal dinler gibi dinliyorum teyzemden. O anlattıkça ismimin ağırlığı çöküyor üzerime. Albümde abimin jilatinli yüzünü izlerken çocukluğumun bütün yaşları yas ilan etmiş gibi içim sıkılıyor. Abimden eksilme bir hayatı yaşarken doğumumun diyetini ödüyorum.-Abin nur toplu, dokuz canlı mahallenin birörnek çocuklarına örnek bir evlat.^Teyzemin tılsımlı sesinden çıkan, içinden abimin geçtiği hikayeleri dinlemek için koşa koşa giderdim yanına. Annemden ayrı giderdim, giderdim ki teyzemin tılsımlı sesi değişmesin. Yoksa annemin yaptığı yemekleri, domateslerin artık eski tadını vermediğini, karşı manavın meyveleri pahalıya sattığını, e pazar dururken manava gitmenin enayilik olduğunu, annemin geçen yaptığı helvanın kıvamını çok iyi tutturduğunu, zaten kimsenin annem gibi helva yapamadığını, kaç kere dinlediğimi hatırlamıyorum. Teyzem abimli hikayeleri annemin yanında anlatmaz. Neden anlatmadığını sessiz ve kimsesiz anlayıverdim. Abimin gölgesi beni beden yapan. Oysa herkesin bir vatanı var değil mi annesi olan. Annemin rahmine düştüğümde ben vatanıma Veda olmuşum meğer.Doğduğu gün doğumhanedeki tüm bebekler minik ağızlarından çıkan baloncuklarla karşıladılar abini. Ateşi çıkanların sıcaklığı geçti, midesi bulananlar annelerinin memelerine yapıştı, şişeden çıkacak cinin haberini aldılar bir kere. Annenin koca bir şişeye dönmüş karnından abin tüy gibi çıkıverdi. O dakka doktorun parmaklarını tatlı bir rüzgar yaladı. Bebek kendi beyazlığını annenin yüzüne kattı. Öyle beyaz öyle beyazdı ki görenlerin içi aklandı. Annen rüyasında bebeğini Vedat diye sevdi. Ondandır doğduğunda 3 kere fısıldadı, Vedat’ım, Vedat’ım, Vedat’ım. İçinden sevgi geçen adı mahallenin her karış evinde duyuldu. Çocuğunun ismini Vedat koymayan anneler bin pişman çocuklarının yüzüne baktı.”Teyzemin masalsı sesi uyku sesine dönüştüğünde gözlerim açık giderdi uykuya. Abimin 5 yaşına geldiğinde okuma yazmayı söktüğünü, mahallenin kolalı gömlekli çocuklarına sayı saymayı öğrettiğini, markayla ekmek alınan günlerde kokusu caminin minaresinden duyulan sıcacık ekmekleri apartman komşularının kahvaltı sofralarına yetiştirdiğini, mucize kabilinden boy atışını, annemin bir türlü kumaşları yetiremediğini anlatacakken daha teyzem hikayenin uzun metrajında uykuya dalardı. Gözlerimi zorla kapatırdım ben de. Bazen de yumuşak sesiyle yutkunurken hikaye usulca bir yerde dinlenirdi. Teyzem es verdiğinde anlattıklarına arada bir gözlerim memelerine ilişirdi. Ayrık iki tepeyi andıran memeleri sallanırdı aşağı. Ayrık memeli kadınların özlemi bol olur dağ bayır aranır der dururdu da ben anlayalı geç oldu. Teyzemin kocası kaptan. Evlendiklerinin ilk haftası deniz aşırı yola gitmiş, peşinden sesi de gitmiş, izi denize karışmış sanki. O gün bugün ne gören var ne duyan. Perçem perçem yüzüne düşen kederden anlıyorum ki ailenin kadınları acıya gebe kalmış doğurmuş can diye kederi. Ondan ana dilim acı söyler.Bastığım her karış yere veda eder gibi yaşıyorum. Ondan birlikte olduğum her adam daha ilk günde ayrılık oldu bana, ondan girdiğim işlerde ilk maaşımı göremeden işten çıkartıldım ondan cebim hiç dolmaz. Annemin dokuduğu kimsenin sırtına giymek istemediği kötü kazaklar gibiyim. Sahibinden çalıntı şarkılar gibi kasetlere çekilmişim ya da. Nereden baksam ucuza gitmişim. Hiçbir zaman abim gibi olamadım. Mahallenin çocuklarına sayı saymayı öğretemedim mesela. Üniversiteyi 7 yılda bitirdim. Alt tarafı muhasebecilik okudum. Sayılardan nefret ederim oysa. Abimin gölgesinde kendim olamadım. İlk ve tek suçum doğmak oldu. Bir katil gibi dönüp dolaşıp geldiğim yer iki oda bir salon ve abimin ölüsünün kalktığı yatak.  “Abin ateşlenip ölüme gaip olduğu o gece yıldızlar kanatsız annenin saçlarına düştü. İki yana sımsıkı bağladığı saçları o geceden kaldı zaten. Nazara geldi diye diye ağladı mahallenin komşu kadınları. Abinin önce nefesi kaçtı. Kısık kısık gülüyor, kısık bakıyordu. Alnında ateşler yakılmıştı da biz söndüremiyorduk. Soğuk havluları yetiştiriyorduk sırtına.  Geceleri başında kuyruk oluyorduk.. Kalbi kısık kısık atıyordu. Götürmediğimiz doktor, okutmadığımız hoca kalmadı. Gün gün gece gece soluyordu yavrucak. Annen o gece mutfakta şifa niyetine çorba kaynatırken abin içeride yatağın ucuna usulca bırak ı canını. Annen o gece mutfakta oğlunun canını kaybetti. Bu yüzden mutfaktan çıkmaz hiç. En güzel yemekleriyle oğlunun ruhunu doyurur, yaş dönümlerine en güzel pastalarını yapar. Annen abinin ölümüyle içine kapandı, lal oldu da kimseciklerle konuşmadı babanla bile. Ağzına içki koymayan baban alkolle unutmaya çalıştı oğul acısını. Her gece içip içip mahalleyi ayağa kaldırıyordu gözüne uyku girmezken kimseler uyumasın diye. Ateş düştüğü yakar, giden geri gelmez laflarıyla mahalleli avutmaya çalışıyordu babanı. Gün gün hırçınlaşan kendini kaybeden baban bir gece abinin yattığı yatakta uyuyan annenin içene zorla girdi.  Bıraktı rahmine dölünü. Babanın kollarında çırpınan annenin içi acı acı bağırdı. Sabah ezanı sustu, mahalleliler o gece yataklarında bir acıya şahit oldu.”Teyzem hikayeyi tam da can veren yerde birden bitirirdi. Her sonda yeni bir başlangıç beklerdim. Yeniden yeniden bıkmadan dinleyişim hep bu sebepten.
Uzunca bir süre aynaya bakarken buluyorum kendimi. Bağırsakları çıkmış kasetler, renkleri solmuş, ilmiği kaçmış kazaklar geliyor gözümün önüne, hepsini onarmalı, şarkıları sahibine teslim etmel,i zincirinden kaçmış ilmeği yakalamalı, ölümü onarmalı diyorum. ONARMALI. Hiç olmazsa Veda’nın doğduğu yere, doğduğum yere çiçekler bırakmalı. Çiçek olmalı isimleri çocukların. Uzunca bir süre aynaya bakarken ilk dileğim, Çiçek olmalı adım. Ölümü onarmalı. Onarmalı.Her acı umuttur öyle değil mi anne ?

16 Aralık 2012 Pazar

yeşil




Damga damga ölüp kimselerden
Yürek içine sığamamakmış ömür
Bulutlararası koca taşlar içinde
Sade sade bir nokta kaldı bana

Öğrenmek ne kolay
Yalan bir oynaşma baharların gelişleri

Bir kuş kırpması için ellerimin tutulması
Bir bağ bencileyin ondan ona
Dokudum
Sökülürken avuçlarımdan
Küt diye
Tüm yaşlarım
Oturdum bir söğüdün dibine ağladım

Toprağın ucunda yeşil
Sızma umut bakma
Benim gönül büyütecek aşklarım yok artık




20 Kasım 2012 Salı

Pus





Kaçkın kuşlar sürüsü,  
uca buca sızmış süzme kan örtüsü,

Kadını daha önce görmüş olabilir miyim? Çıkartamıyorum. Yanıma yaklaşıyor. Elleri kan görmüş de çekilmiş gibi. Neresi burası?  Kadın önümde kuyuya doğru bakıyor. Daha önce orada bir kuyu olduğunu hatırlamıyorum. Saçlarından tutup kaçmak istiyorum. Arkamda sesler uğulduyor. Kadın kuyuya uzanmaya çalışıyor. Gözleri aşağıda. Kadın gözlerini düşürmüş. Ellerim kıpkırmızı, acı acı bağırıyorum. Duymuyor beni.  İnce bir hareketlenme oldu saçlarında. Korkudan parçalanıyorum. Saç-aklarıyla üzerime geliyor.  Boynumu tuttu, utandı.  Boynum ellerine asıldı. Kapı gibi kuyu kapandı. Dışarıda kuşlar susmuyor. 
Telefon hiç susmayacak gibi çalıyor.  Saçlarım ayaklarıma dolanmış. Yatakta kımıldamaya çalışıyorum. Çarşaf dalları batıyor tenime. Ağzımda dün gece gördüğüm rüyanın acısı var. Hayal meyal bir kadın anımsıyorum. Telefon esrar ve ısrar çalıyor. Sol ayağımı yataktan aşağı bırakıyorum. Bir elim sızısında belimin. Kalkmaya çalışıyorum. Neye dokunsam dökülecek gibiyim. Boynum taneleri düşmüş salkım gibi. Ağzımda çiçek bozuğu kokusu. Ezilip büzülüp suyunda boğulan çiçekler geliyor gözümün önüne. Yuvarlak camlar içinde nefretle çürüyorlar. Ellerim nefretle yaşlanacaklar mı? Yaz ortasında kalın hırkalar giyecek miyim? Nefretle üşüyecek miyim? Çocuk yaşında, kadın yaşında, aşk yaşında yaş’larla doluyorum. Gözlerim dolu yağıyor.
Kapıyı açıp salona geçiyorum.  Annem alacalı halının ortasında bakışımsız öylece duruyor karşımda.
-          Anne boynum boğum boğum.  Bu sabah boynumu tutamadım.
Telefon tekrar çaldı. Hayır, kuş çaldı? Kuş çalar mı? Odaya dönüyorum çalanı bulmaya. Koltuk başlarına, mutfak dolaplarına tünemiş bir sürü göz. Kuşlar göz göz olmuş bana bakıyor. Güvercinler korkunç bir sedasızlıkla uğulduyor. Kumrular çiftsiz intikam arar gibi. Aç bakışlı martılar. Bakamıyorum gözlerine. Kalbim atıyor, kalbim çok hızlı koşuyor.  Annem içeriye girip kollarını iki yana açıyor. Kuşlar annemi kollarından tutup sarılıyor. Annem durmadan susarken kuşların kulakları kabarık.
Kuşlarrr…
O gün ki gibi, yas tutarcasına, ölümü hatırlarcasına, bana bakıyor. O gün kaç yaş döküldü? Annemin yaşı, benim yaşım, annemin annesinin yaşı üst üste kaç acı eder? Yine o kesif, tüylü, yapışkan koku geliyor burnuma. Her koku çıktığı kaynağı ararmış, koku gittiği yerlere kendini bırakırmış, ellerimde kan, koku ellerimi ararmış.
Annem kuşlar içi içe her şey her kere gözümün içinde
Pencere kenarlarında duramıyorum. Pencereden sızan kuşlardan sonra yüreğimin üşümesi hiç geçmedi. Perdeler sımsıkı açık. Gök yüzünün bütün geceleri utanmasız ev içinde. Annem hep pencere kenarında,  annemin annesi büyük,  beni anneme katıp büyütüyor. Annem beyazdan elbiseler içinde durmadan yürüyor. Onunla beraber melekler de yürüyor sanki. Misafir gibi bir gün gidip dönmeyeceğinden korkuyorum. Annemin koltuğu. Kadifesi kuş tüyünden beyazlamış, geriye yaslanmalık bir yeri kalmamış. Pencere kenarına bitişik, perdeler hemen yanında çekili, perdelerin kocaman çiçekleri solgun. Annemin koltuğu annem yaşında.
Annemin yazgısı. En çok sevdiği, gözü gibi baktığı. Diğerlerine benzetemediği. Başka seviyor onu. Başka kuş. Bildiğim bütün kuş adlarının dışında annemin diliyle tanıyorum onu. Annem narin ellerinde ufaladığı ekmek kırıntılarını kuşlara uçuruyor. Karnım hiç doymuyor. Annemin gözleri gökyüzünde kuşları izliyor. Ben yerin bir yüzünde annemin gözlerinin bekçisiyim. Kollarım kuralsız uzuyor, annemin bütün yazgılarını tutmak için. Tutup tutup betonlara çarpmak,  asfaltlarda ezmek için. İçimin öfkesi bir türlü geçmiyor.
Ben bir kuşun kalıntısıyım. Fosil fosil. İçimde her şeylerin gerisi var. Her şeylerin ötesine ilerleyemiyorum. Herkeslerin sus dediği yerde gözlerim kapalı. Önümü göremiyorum. Yüreğim çoktandır ısısını kaybetti. Elleri özlüyorum tutup beni gezmelere götürecek.
Kuşlarrr…

O gün birden içim dürtüldü. İçim hep bu günü beklermiş. Yazgı pencere kenarında odayla dünya arasında cılız bacaklarıyla duruyor öylece. Annemin koltuğu boş.  Annem balkonda ender zamanları yaşıyor. Sığırcıkların dansı başını döndürüyor. Durduramıyorum içimi gözlerimi kan bürüyor sanki. İçeride eşyalar bize bakıyor.  Usulca yanaşıyorum pencereye. İçeride eşyalar ölüme şahit tutuluyor.
Kollarım, kuşu boynundan tutacak kadar, kollarım kuşu öldürecek kadar uzun.
                               Upuzunnnnnnn  kan akıyorrrrrrrrrrr
                                           İçimde Kabilin günahı
                                           Yüreğimin ilk cinayeti
                                           İçeride karga sürüsü
                                           Ah yüreğim seni nereye gömsem

Annem alacalı halının ortasında öylece dururken o günü unutmamın mümkün olmadığını anlıyorum
-          Anne boynum boğum boğum, bugün çok kötü uyandım.
Annem sessiz hep sessiz. Bağırıyorum çağırıyorum duymuyor beni. Kuşlar halimi gördükçe bana inat sımsıkı sarılıyor anneme. Annem bu sabah bütün kuşları giyinmiş üzerine en güzel elbise niyetine. İçim hasetlenirken birden kapının gıcırdamasıyla içeriye bir kadın giriyor. Rüyadaki kadın, o kadın. Kim bu kadın?  Kuşlar kadını görür görmez havalanıyor. Kanatlarıyla kadının gözlerini deşiyorlar. Kendimi iyi hissetmiyorum. Kadın çırpındıkça kuşlar azıyor. Kuşlar azdıkça kadının saçları dökülüyor. İçim oyuluyor sanki. Kadının elbisesi paramparça. Elleriyle başından kovmaya çalışıyor. Midem bulanıyor. Kussam rahatlamayacak gibiyim.  Kadın yere düştü, kadını yerle bir ettiler. Karnım sancıdı, ellerimi karnıma götürüyorum, ellerim sıcacık, ellerim kan kusuyor. Ama annem yerinden kıpırdamıyor. Kuştan anıt gibi duruyor karşımda. Sesim çıkmıyor. Çıksa da beni duymayacak. Beni hiç duymadı. Kuşlar vardır. Gözlerim kararıyor. Şimdi hiçbir şey görmüyorum. Şimdi çok şey görmüş gibiyim. Kuşlar vardır anneme benzer her yerde.

Kuşlar varrr
                        kuşlar çok puş(t)larrr

Söz göz olur mu? Annenin annesi çıkarıp gözünden sırını
bıraktı uğru olmayan geceye. 
Sır söz olup dedi;
Anne erkeği bir kere gördü kız bir kerede oldu.
Anne kızı kimsenin bilmediği yerde hiç kimseden doğurdu.
Hiç kimsenin bilmediği doğumhanede anne kıza gebe, annenin annesi ona ebe oldu.
Anne akılla sızı arasında bir avuç kayıptı. Bir gece erkeğin uluyan gövdesine ilk yüzünü bıraktı, annenin son sözü ahh.  Peşinde dişi köpekler vahhvahh.
Duvarlar kırmızı kireçten. Tavanın pulları perçem perçem. Annenin annesi ellerini bir açıp bir kapıyor, seviyor sevmiyor seviyor sevmiyor anne dölünü sevmezkere doğuruyor. Zemine gazeteler serili, haberler yeni savaşların yenik zaferlerini üfürüyor. Yılın en uzun saatinde ılık bir döl gak guk ediyor. Oda doğum doğum. 
Annenin gözleri az ötede pencere kenarında. Kenarda bir kuş ince belli. Tüyleri ıssacık. Bir kuş çok beklemiş yuvasında yumurtasını çatlatıyor. Çatt diye patlıyor rahimler. Annenin gözünden can fışkırıyor. Annenin alnına o dakka bir kuş yazılıyor.
Kız annenin iki bacağının arasından usul usul sızdı
Annenin içi acı acı. Aklı canından çıktı çıktı
Dikeldi sivri bir kuş bıraktı bir tül parça
Kız annenin ellerinden şıp diye
boşaldı
Bir aralık kapı taa orada
Kız sızdı sızdı…

7 Kasım 2012 Çarşamba

Öyle



-Ya çok üzgün duruyorsun
-Yok aslında ifadem öyle.

Evet niye değil öyle. Çünkü. Yok çünkü.
Yol boyu kaldırımlar sayarken Arnavut gibi, yok yüklü gibi. Kamyon musun ne yükü ? Taşı babam taşı. Babam yahu kaç kilo mandalina taşımış ki ömründe.  Oysa mandalinalar kabuklarından kurrrtulmuş, kuuurutulmuş sobalarda, başkalarında, evlerinde.
Ha yük, çük yok bende.
Pardon kafaesrarı var bende
Migren niyetine
Sus havan kime
Şimdiye
İllaki kafiye
Uydurma be kadın önce sus sonra konuş. Konuşarak sus. Arada suiçpiç.

Ben yürüyorum arkadaşım rast gele rastık çeke çeke
 - Neyin var ne oldu niye üzgünsün?
Sen değil misin be adam ya kadın. Annem eninin körü derdi ben nasıl yazılır bilmem. Elimintersiyleterliğimintepesiyleyüzümüşakşukalamak gibi bir şeydi. Ben bilmem annem bilir.
Teyzem var adı Yeter. 5. çocuk son olsun diye Yeter olmuş. Köyün imamı ezana dururmuş. Yeter diye diye dedemi namaza çağırırmış. Dedemin aklı ayıpta. Yorganda. Yani Yeter dedemin çüküne yetmemiş.
Ahh 6
Ohh 7
Uhh 8
Sayı sayı Yeter. Sonra olan olmuş Yeter’e yetmemiş yetmişinde hiçbir şeye.

İnsan kusurludur. Orasına burasına dikiş atılmış canlıdır. Çorap söküğüdür. Yırtık pırtıktır. Maymunları güldürür sonra öldürür. İnsan önce derde ortak olur. Heveslidir. Kollar sıvazlanır ve Dert Anonim Şirketi kurulur. Lakin depodaki dertler fazla gelir alıcısı olmadığı için şirket batar.
İnsanın bir tüylüsü vardır bir de tüyü bitmeyeni. Tüh ki tüh. İnsan türlü türlüdür. İçindeki gediklere bakmadan arkadaşının içindeki oyukları deşer de deşer. İnsan kusurludur lakin kusurunun şüphesinde bile değildir.

Ama yeter. Siz evet. Yüzeydesiniz ve batmak nedir bilmezsiniz.  Ama yeter. Teyzeme yeter. Bana yeter.

Hüznümün odalarına yerleştirmeyeceğim sizi. Koltuklara sevda etmeyeceğim. İçimi tığ tığ edip havlu kenarlarına dokusanız da göstermeyeceğim size kendimi.
Sözgözarpacık. Sözünüze asker olamadınız. Dilin şehveti yılanı kudurtur ya sözünüze yalan oldunuz. İfadem öyle yüzüm öyle. Hüzün öyle yakışanıdır insanın. Görmediniz. Gözün gördüğü önünüz. Gözün arkasına sığamadınız. Mesela ‘bir kuşu dilinden öpmediniz hiç. Kuşlar vardır mavisinde gök gözün. Uçmayı bilmediniz. Şiirler vardır beyazın içinde kara kara. Yazarken şiir sandınız. İçine dolarsınız sandınız. Sanmaların içinde saçmasınız.
Hüzün ateş tüyü dokunmaya korktunuz.
Kemik sürüsü iştahlarınız var doymak bilmeyen.
Ama şimdi siz artık yetiniz.


23 Ağustos 2012 Perşembe

ipe serilenin hüznü



Az önce yüz bin çığlık yuttum. Sokakta mendil satan bir çocuk bacak kadarlığına aldırmadan habire habire dünyanın amına koyarken hıçkırık geldi boğazıma yapıştı. Tam orta yerimden yarılmış gibi hissederken çiçek havuzunda çiçek satan kadınları gördüm. Kim demiş çingenelerin kötü koktuğunu; güller, begonyalar, papatyalar, sümbüller arasında bir yaygaradır kopuyor. Kadınlar mis geliyor bana ayaküstü. Üzerime bakıyorum yumurta topuklarım ve etekliğimle pek de cilalıyım. Kokum gelmiyor burnuma. Halimden darlanırken bir çığlık daha yapışıyor ağzıma.

Ayaklarım birbirine dolaşmış hızlıca yürüyorum. Telaşıma anlam veremeyip azarlıyorum kendimi. Çocuğu evde bırakıp kaçmış bir annenin suçu gelmiş yakama yapışmış sanki. Nereye gitsem taşıyorum. Gözüm hep arkada.  Bir ağlama sesi duysam benim küçüğü hatırlıyorum. “Babası iyi bakıyor mudur? Saat 3 uyku saati geldi. Uykusunu alamayınca da huzursuz oluyor halbuki.”
Annesi evde bırakıp kaçmış bir çocuğun mahzunluğunu takınıyorum sonra.  “Anne babam beni tutmayı bilmiyor. Saat üç oldu anne, uykum geldi, sen de gel artık.”

Ne oluyorsa yolda oluyor bana. Kafama deliler hücum ediyor sanki. Deliyle deli olup anlaşacağım tutuyor hemencecik. Evden sigara almak için mi çıktım? Annem ekmek almaya yolladı da ben parayı bakkalda mı yedim?  Sevgilimle tartışınca onu yol ortasında bırakıp mı kaçtım? Yeni kitabımı yazmak için Heybeli adadaki evime mi yerleştim?  Yoo Yoo bu sonuncusu olmadı biliyorum. Bildiğim tek şey bu olsun istiyorum şimdi. İnsan ne çok kaybedermiş kendini. Kulağındaki uğultuyla ne çok sokak geçermiş. Sokak adları arkamda kaldıkça gördüğüm her şeyi geride bırakacakmışım gibi hissediyorum. İnsanım işte aldanıyorum hemen.

Hafif metronun içindeyim duraklar geçiyorum;  Merter, Zeytinburnu, Bakırköy. Hafif metronun içinde karşımda bulaşık yıkamış da üstü başı ıslanmış gibi duran bir kadın oturuyor.  Bulaşık önlüğü takmayan kadınlardan belli. Saçları yanlardan çıkmış eşarbı öylesine duruyor adettendir diye. Karşılıklı pek hafif gözükmüyoruz. Metrolar kadın taşır bu saatlerde. Kadın ellerini kavuşturmuş uzağa bakıyor. Ne düşündüğünü kestirmek kolay olmasın istiyorum. Eve zil zurna gelen kocası olmasın. Ondan beş çocuk doğurmasın. Merdiven yıkamaktan beline ağrılar girmesin. Ben ona bakarken gerçeğe dönmek acı vermesin istiyorum. Sonra cama yansıyan yüzümde olmasın dediğim çok şey görüyorum. Susuyorum kendime. Metro duraklar geçiyor. Bahçelievler, Ataköy, Yenibosna. Kadın ayağa kalkarken bir yandan etekliğini eliyle düzeltiyor. 6. durakta iniyor. İçim bir türlü hafiflemiyor.

Nereye gittiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Otogardayım otobüs bekliyorum yanıma bir adam sessizce yanaşıyor. Yolculuk nereye kardeş diyor. Lafı ağzından alıp kardeşim hasta memlekete gidiyorum diyorum. Hastalık meraktır sormadan duramıyor.  Birden bacısı oluyorum, üzülmemi istemiyor. Gençlik yenermiş bütün marazları, öyle söylüyor. Tiz sesli bir kadının 57 TA 3426 plakalı araç için Sinop yolcusu kalmasın anonsunu duyar duymaz yanımdan uzaklaşıyor. Adam gidiyor, ben bekliyorum. Bir kardeşim olsa nereye giderdim. Ülke haritasında kendime bir kardeş ve bir ev arıyorum. Yaşamak istemediğime meyilliyim.  Otogardan ayrılıyorum.

Yollar geçiyorum yavaş, hızlı. Sonra cümbüş mahallesinde kadınları görüyorum. Evlerinin önünde çekirdek çıtlıyorlar. Sevda’nın beyaz çarşaflarını konuşuyorlar  “ Ne titizdir bu Sevda, çamaşırları da ne güzel dizmiş. ”  Çamaşır kokulu dertleriyle güzel geliyor kadınlar bana. Yanlarına otursam alırlar mı beni aralarına? Yıkasa Sevda; tüm bensiz oluşları, hesabı tutulmuş arkadaşlıkları, içe işlemeyen aşkları, egonun ve hırsın kirini pasını. Dizse ipe baştan en temiz haliyle.
Saçmanın ve anlamsızlığın içinde kendini yaratmak mümkün mü? ‘Masumiyet ‘ bir filme başlık olacak kadar ilham veriyor hayata. Masumiyetin kaybedilen değil de kazanılan olduğunu hatırlıyorum. Çocukluğun doğadan aldığı, etrafa yayılan ve hissedilen bir kokusu var.  Gün ortasında bağlık bahçelik kokuların burnumun direğine çarpması bundandır diyorum. Çocuk parmağıma doladığım ipin peşine düştüğümde bulacağım yerin masumiyet olduğunu düşünmek yüzümü güldürüyor.

Yürümekten vazgeçmiyorum. Geniş avluların içinden geçiyorum. Çocuklar koşuşturuyor patlıcan kurutan annelerinin eteklerinde. Damlara serilmiş kayısı çiğitlerinden sarı kokular yayılıyor etrafa. Ayağı sakatlanmış bir çocuk salıncakta sallanıyor. O sallandıkça rüzgar enseme dokunuyor. Avludaki oğlanlardan birine takılıyor gözüm. Oğlan kaçan topun arkasından koşuyor. O koştukça duramıyorum yerimde. Tatlı bir anının peşinden topum patlamasın diye koşar gibiyim.

Arayış ne sonsuz bir kelime belki sevmek kadar. 

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Duyulmaz sesleri herkesin





Aynalar kara çalıyor
İnsan koynu bir gümüş tepsi
İçine sığanın parmaksız elleri var
Kavuşmuyor geçitler altları bir kış ayına geçkin
Ham kuşlar ağaç diplerinde
Çekirdekleri kalmış baharın
Göğebakanın uçmaz kanatları var

Çağın sesi, ayın başı, maaşlar yolda
Bileti kesili ceplerin
Açılıyor avuçlarda kül rengi bir zaman
Biten bir günden habersiz

Çocuklar bekliyor analarını
Kapılarında eşikler ayaksız şimdi
Bu sessizlik herkesi yakar
Demircileri, topukçuları, marangozları
Gazozcular kurumuş ağızları bekliyor
Ve
Dilek-çiler dikişsiz cümleler çiziyor
Sayısız parmak kaybı kıştan beri

Korku evlerde korku bacalarda zifiri
Bu kış dolu yağdı çok
Mevsim ekmeksiz geçti
Kaşıklar boş
Korku çığlığa karışıyor
Ne zamandır duyulmuyor sesleri davulların
Bir ah yeter mi uzaktan duyulmaya herkesin

Sanrılı  zihinde bir yaz gecesi
Aynalar kara çalıyor
Görenlerin yüzü çiçeksiz


2 Mayıs 2012 Çarşamba

Ses




Saatler tutulmuş 
Yer kapma derdinde herkes
Kolaymış gibi bir an'a yetişmek
Bu kuyruklar neyin nesi
Kim biliyor sarkaçta ne var
Bir günün intiharından gelir gibiyim
Karşılayanım yok bu vakitlerde
Herkes niye serilmiş koltuklara
Asfaltlar çağırıyor niye kimse duymuyor
Sessiz bir damla kirpiklerime saklanmış
Look at my eyes
Lütfen

Dilenen ağızlarımı köşelik vitrinlerinize kapattınız
Piknikten döner gibi siz
Keyifleri sularda soğuttunuz
Bu yaz günü bir intihara gider gibiyim
Altımdan kısa bacaklı tabureler çekildi
Ama siz uzun kollarınızla tutacak çok şey buldunuz

Ben gittim
Siz hep vardınız